21 Mayıs 2010 Cuma

Müzik Eğitimi: Bir


Bu ve takip edecek yazılar biraz ciddi bir konu üzerine olacak. Tabii ülkemizde bu konuyu ciddiye almayacak bir sürü insan var. Fakat ben ciddiye alıyorum ve bu yüzden de yazacağım.

Bildiğiniz gibi, bizim blog'daki diğer yazarların çoğu gibi, ben de bir müzik enstrümanı çalıyorum. Benim ana enstrümanım gitar. Farklı gruplarda çaldım, kayıtlara katıldım. Ancak bilin bakalım bana ortaokulda kabus yaşatan derslerden biri neydi: Müzik.

Hala öyle mi bilmiyorum ama bizim dönemimizde müzik derslerinde çalabileceğiniz enstrümanlar; klasik gitar, piyano ve hayatta bir daha asla kullanmayacağınız Helvacıoğlu blokflüttü. O dönemki müzik hocamızın da affına sığınarak belirtmem gerekirse, o dönem müzik dersi adı altında bize öğretilen müfredat, hayatta hiçbir zaman çalmaktan mutluluk duymayacağımız, arkadaşlarımıza çalmaktan çekinebileceğimiz ve böyle bir harekete teşebbüs edecek kadar medeni cesaret sahibi olsak bile alay konusu olabileceğimiz tuhaf şarkılardan ibaretti. Zaten ilk gençlik çağının coşkusunun ve hayal gücünün tutarlı olarak bastırıldığı bir ortam olan okul ortamında, "müzik dersi müfredatı" olarak belirlenmiş bu sıkıcı şarkılar, gencecik insanları daha da bunaltıyordu. Tıpkı resim ve beden dersleri gibi, müzik dersinin ana amacı sadece "müfredatı" karşılamaktı, bir çocuğa bir müzik enstrümanı çalma kabiliyeti kazandırmak değil. Bu yüzden ben de dahil yıllarca bir sürü genç, gönülsüz olarak tüm müzik derslerinde kullanacağı ve müzik derslerinin bitmesiyle bir kenara atacakları enstrümanlar aldırdılar anne ve babalarına. Ben de dahil bir sürü gence daha kafası basmadan, basit bir parçayı çalmayı öğretmeden, yarım-yamalak bir nota bilgisi öğrettiler. Bu yarım-yamalak nota bilgisi müzik sözlü veya sınavlarında, ben de dahil bir sürü gencin ensesine cellat gibi yapıştı ve herkes bir şekilde ailenin müzikten anlayan tanıdıklarından yardım alarak, anlamadan, sevmeden ve sıkılarak hazırlandı müzik sınavlarına.

Sonra bilin bakalım ne oldu: Bu çocukların çoğu, o nefret ettikleri sıkıcı şarkılarla, korktukları müzik sözlüleriyle özdeşleştirdikleri ve sadece müzik dersi için satın alınmış olan enstrümanlarını müzik dersinin bitmesiyle bir kenara attılar.

Ve haklıydılar. Sıkıcı müfredatla, sıkıcı hocalarla, sıkıcı enstrümanlar ve sıkıcı şarkılarla; "not", "sözlü" ve "sınav" gibi korku verici unsurlarla, o enstrümanları bir kenara atmakta çok haklıydı bu çocuklar.

Kimisi bir daha müzikle hiç ilgilenmedi. Benim gibi şanslı olan birkaçı da, daha sonra tesadüfen müziğe geri döndü ve müziğin, müzik yapmanın, insanlarla beraber bir enstrüman çalmanın, ne kadar güzel birşey olduğunu anladı ve ortaokul müzik derslerinin aslında ne kadar da deli saçması bir aktivite olduğunu bir kez daha, ancak bu sefer daha bilinçli gördü.

Bugün, bazı okullarda, bu değişti, bazısında ise aynı tas aynı hamam devam ediyor. Picasso'nun dediği gibi "Her insan sanatçı doğar ancak okullarda bu yaratıcılığı köreltilir". Okulun sadece fen, edebiyat, matematikten ibaret olmadığının anlaşılması, Türkiye'de bir gencin de sadece mühendis, doktor, avukat diye yönlendirilmemesi gerek artık.

Yazacak çok şey var ama yer yok. Zaten yerimi oldukça aştım. Yazının devamını yakında yazacağız artık.

1 yorum:

  1. Sırf ilk müzik dersine flüt getirmediği için "hocam ben piyano çalarım" deyip bunu takip eden 5 sene boyunca müzik derslerinde hep piyano çalan bir öğrenci olarak, sol elde cepte, sağ el diğer 3 kişinin arasında bana ayrılan oktavda, kafa tahtaya dönük bir şekilde halk türküsü çalmak gibi eşsiz deneyimlerimin de kaynağıdır bu eğitim sistemi...

    YanıtlaSil